Öğretmenin Vurduğu Yerde Gül Biter(Mİ?)

Uzunca bir koridorda kâh bir sağa bir sola koşuşan, kâh merdivenleri hızla arşınlayan çocukların arasından sıyrılıp geçti. Sınıftan nöbetçi öğrencinin ikazlarına rağmen çıkmayan arkadaşlarının koşuşturmalarından sakınarak her zaman oturduğu sırasına yöneldi. Birazdan zil çalacaktı. Zil çalıp da herkes sınıfa adet üzere bağıra-çağıra, ite-kaka girdi mi artık nöbetçi öğrenciden sonra görev sınıf başkanınındı. Tahtada elinde uzun ve kalınca bir sopa hemen hemen herkesi ikaz edip duruyordu başkan, ikazlar fayda vermeyince de tahtaya bir bir isimleri yazıyordu. Bunlar da kar etmezse isimlerin yanına bir çarpı, bir çarpı daha derken tahtada yazmaya yer kalmadığı bile oluyordu. Bunun anlamı ismin ve çarpıların kadar sopa yiyeceksin!

Sınıfın gürültüsü ve bağrışmalarından içeride öğretmen olmadığı pekâlâ anlaşılıyordu. Bu durumda müdürün gelmesi kaçınılmazdı. Ve yine her zamanki gibi müdür büyük bir hışımla sınıfa girdi. Herkes ayağa fırladı, koşuşturanlar kaçamadan müdür hepsini tahtanın önüne dizdi. Önce sınıf başkanının elinden sopayı aldı ve “Aç avucunu” diyerek var gücüyle indirdi. Görevini yapmanın karşılığını almıştı başkan! Şimdi sıra, tahtanın önünde koşturmaktan ve korkudan yorgun düşenlerdeydi. Kural gereği (bu kural yazısız olup, yalnızca müdür ya da öğretmenlerin isteklerine göre şekillenirdi) iki sağ avuca, iki sol avuca sopalarını yedikten sonra, tek ayak üstünde tahtanın önünde beklemeye koyuldular. Eller kıpkırmızı ve içine kor düşmüşçesine yanıyordu adeta. Sınıf ise hala ayaktaydı. Küçücük yürekleri dışarı fırlayacaktı sanki. Korkudan ne çıt çıkarabiliyorlar ne de kıpırdayabiliyorlardı. Hele ki sevmediğin bir arkadaşına sopa atılırken sırıtacak olursan sopanın her türlüsüne “hoş geldin” demeye razısın demektir.

Müdür tahtadakilerin işini bitirdikten sonra sınıfın geri kalanına yöneldi ve tahtada kim yazılmış, kim yazılmamış umursamadan sıra dayağı atmaya başladı. Herkes iki elinin avucunu açmış sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Biraz heyecan ama çokça korkuyla...
Eğer elini çekecek olursan bu iki katı sopa yiyeceksin; belki sırtından, başından da nasipleneceksin demekti. Sıra dayağı bitip de müdür yorulunca(!) artık konuşamazlar nasılsa deyip odasına çekilirdi. Ya da diğer sınıfların eğitimini(!) desteklemek üzere başka bir kapıya yönelirdi.

Sıra dayağından geçmiş sınıfta henüz çıt çıkmıyordu. Yanmışçasına acıyan elleri soğutmak için bu tür durumlara alışık olanlar türlü yöntemler bulmuşlardı. Defterlerin, kitapların kapaklarına tutmak ya da masanın demir ayaklarını tutmak gibi. İşe yaradığı da olurdu. Bazen sıra dayağından sonra eller kıpkırmızı olur, şişer ve yazı yazamayacak hale gelirdi. Bu durumda yazı yazamayanın bir de öğretmenden sopa yemesi muhtemeldi.

Zayıf, sarışın kız acısı biraz dinince arkadaşlarına kızarak “Sizin yüzünüzden biz de dayak yedik, hem de hiç konuşmadık” diye sitem etti. Sınıf başkanıysa yine nasılsa sınıf konuşunca ben de sopa yiyorum diyerek daha sert davranmaya başladı. Ağzını açanı yazıyordu tahtaya ve “Hem sınıf başkanıyım, hem sizi susturmaya çalışıyorum, hem de dayak yiyorum... Çıt çıkaranı yazacağım” diye tehditler savuruyordu. Canı yanmıştı ne de olsa hiç suçsuz. Hem canı acımıştı hem de gururu kırılmıştı diğerleri gibi. Sevdiği çocuğun yüzüne bakamaz hale gelmişti. Yüzü de elleri gibi kıpkırmızı kesilmişti, diğerleri gibi...

Bu sahneler ben ilkokuldayken sıkça yaşanırdı okulumuzda. Yani yaklaşık 7–8 yıl önce. Nice sıra dayakları yedik, ellerimizde nice sopalar kırıldı. Kırılan sopanın da sponsoru her zaman, kimin elinde kırıldıysa o olurdu! Sopa yiyerek, bağırıp-çağırarak büyüyen bir nesil yine büyüdüğü ortamı örnek alacaktır. Bir çocuğun koşup oynamaktan, gülüp eğlenmekten belki de biraz olsun yaramazlık yapmaktan gayri yalnızca kitap okuyarak büyüyeceğini düşünen eğitimli(!) öğretmenlerimiz köy yerine has rüşvet olmadan da zor geçirirlerdi öğrencileri. Yumurta, turşu, bakliyat, börek vs... elinde ne varsa ikram edeceksin ki onlar da seni görsün! Sen onu gör ki çocuğunu yere yatırıp kafasını tekmelemesin, bir ayvayı okul bahçesinden koparıp yedi diye ağzını zorla açtırıp içine tükürmesin; sen onu göreceksin ki o da seni görecek. Hiç zararsız bir futbol topunu küçük çakısıyla kesip atmayacak, sen onu göreceksin ki elinden düşürmediği tespihiyle çocuğunun kafasına vurmayacak...

Eğer bu toplumda hala kadına şiddet, öğrencisine, kendinden küçüğe, eziğe şiddet varsa bu toplum gelecek nesilde de pek farklı olmayacak demektir bu. Ama eğer yıllar önce yaşanan bu tablo değişmişse, en azından bir çocuğun eli kendi getirdiği sopayla kıpkırmızı edilip kanatılmamışsa bile çok şey kazandık demektir gelecek adına. “Öğretmenin vurduğu yerde gül biter” anlayışı 1990lardan günümüze gelememiştir umarım.

Çocuklarımızı bu tür eğitimle(!) yetiştirmek istemiyorsak (ki zannetmiyorum istensin) öncelikle bizlerin, anne-babaların dayakçı anlayıştan kurtulmaları gerek sanırım. Eti senin, kemiği benim diyecek kadar çocuğunu öğretmene emanet eden bir babaya ihanet değil midir bu?
Nitekim öğretmenler de birer ana-baba değil mi sonuçta?

Gerçi kendini bir ana-baba yerine koymadıktan sonra, ne fayda? ...
...

__________________________

Şimdi hareket zamanı...

aslanyürek kullanıcısının resmi
veli.

Adam gibi veliler olursa o tip insanlar hiçbir halt edemez. Çocuk da anlatacak tabiki. Bu bir çözüm müdür? Değildir tam olarak. Ama işe yarıyor. Misal, 1 tane adam gibi veli ile tüm sınıfı kurtarabilirsiniz. Çok basit hoca direkt olarak bakanlığa kadar şikayet edilir. Ha tabi köyde olmuyo malesef. Bizim okulda çok dayak olmazdı. Olsa da hocaya tepki olacağı bilinirdi zaten.

dayaksız bir eğitim için sanırım yolumuz uzun. Önce örümcek kafaları yok etmek lazım. Dayak dışında bi' dolu marifeti! var bunların.

__________________________

Filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindiler; oysa asıl önemli olan dünyayı değiştirmektir.
Brüksel 1845.

KoRaY kullanıcısının resmi
ACI ANI

2 ay okuduğum okuldan naklimi aldırarak gittiğim yeni okulumdaki ilk günümde yediğim dayak (yanlışlıkla bana vurmuştu:))) hala belleğimdedir..şu an arkadaşlarıma beni sorsalar galiba beni okulun ilk günü yediğim dayakla anımsarlar...bu yüzden öğretmenin vurduğu yerde pek de gül bittiğini SANMIYORUM..

spring_2 kullanıcısının resmi
..

bu arada sınıf arkadaşımın ağzına tüküren (deyimsel olarak değil, fiili olarak) öğretmenimizin daha sonra tayin olup gittiği yerde felç olduğunu, yataklara düştüğünü öğrendik.. nasıl bi sevinçti..tartışılır

__________________________

Şimdi hareket zamanı...

makropaşa kullanıcısının resmi
öğretmenin vurduğu yerde

öğretmenin vurduğu yerde gül biterse,öğrencinin vurdugu yerde de bitecekmiş ama mani olmuşlar:

Köy enstitüsü müdürlüğü yapan eğitimci Rauf İnan anılarından:

Çifteler Köy Enstitüsü’nde dayak yasaklanmış.Buna rağmen bir hoca öğrenciyi dövmüş. Öğrenci de hocaya vurmuş. Hoca müdüre çıkmış. Tartışma, filan... Sonunda müdür öğrencileri toylayıp şu açıklamayı yapmış:
- Bundan sonra bir hoca size vurursa siz de ona vurun...

Köy Enstitüleri için bakınız:
http://turklider.org/TR/EditModule....
http://www.yaziyaz.com/dergi/2007/0...

__________________________

Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur.

M. Kemal ATATÜRK